KÜFRÜ,VAHYE ONAYLATMAK SAPKINLIĞI ÜZERİNE

Dr. Mehmet SÜRMELİ

23-06-2020 12:58


 Ön kabullü yaklaşımlar insan olmaları hasebiyle bazen sahabe arasında bile olabilmiştir. Hz. Peygamber bu tür yaklaşımları haber aldığında veya duyduğunda duruma müdahale etmiş ve evrensel çapta metodik kurallar koymuştur. Şöyle bir olaydan bahsedebiliriz: “Hz. Peygamber (s.a.v.), kapısının önünde ayetlerden kendi düşüncelerinin doğruluğuna deliller getiren ve bu esnada münakaşanın etkisiyle sesleri yükselen kimseleri işittiğinde yanlarına çıkmış ve şu uyarıyı yapmıştır: ‘Sizden önceki bazı ümmetler bu şekildeki davranışları nedeniyle helak oldular. Allah’ın kitabının bir kısmı ile diğer kısmını çatıştırdılar. Hâlbuki Allah’ın kitabının ayetleri birbirini tasdik eder. Ayetleri birbirine yalanlatmayınız. Eğer konuyla ilgili bir şey biliyorsanız doğruyu söyleyiniz. Eğer bilmiyorsanız da meseleyi bilen kimselere havale ediniz.’[1]” Bu rivayette Resulullah (s.a.v.), kendi ön kabullerine ayetlerden deliller getirerek oluşturulan münakaşa ortamını hoş karşılamadığı gibi, Kur’an’ın edilgen ve mahkûm hale getirilmesini de hoş karşılamamıştır. Tartışmalarda doğru neticeye varabilmek için ulemayı da adres olarak göstermiştir. Nebevi ilme varis olan Rabbani ulemadan bilinmeyen konular sorulup çözüm bulunmalıdır. İslam dünyasındaki fikri tartışmalarda içine düşülen en büyük yanlışlardan birisine, bu hadisle nebevi bir çözüm teklif edilmiştir. Hülasa; izafi düşünceler, mutlak doğruya tasdik ettirilmemeli, ayetler birbiriyle çakıştırılıp Kur’an’da çelişki varmış gibi bir anlam verilmemeli ve bilinmeyen hususlar cahilce izah yerine meselenin âlimine arz edilerek çözüme kavuşturulmalıdır. Aksi bir durumda meydana gelecek kötü durumu Abdullah b. Abbas şöyle değerlendirmiştir: “Kur’an’ın bir kısmını bir kısmına vurmayın (bireysel düşüncelerinizi desteklemek için ayetleri çarpıştırmayın). Böyle yapmak şüphesiz ki kalplerde (Kur’an’a karşı) şüpheler meydana getirir.”[2]Yukarıdaki rivayetleri ilim adamları özümseyip öğrencilerinin hayatlarında içselleştirecek olsalardı bugün Müslümanlar çok farklı konumlarda olabilirlerdi. Esefle belirtelim ki dün olmadığı gibi bugün de Müslümanlar bu rivayetlere kulaklarını tıkamaktalar ve güçlerini boşa harcamaktadırlar.

 

Ayetler üzerinden tartışma yapmayı bir ilim olan münazara ile karıştırmamak gerekir. Çünkü münazaranın bir edep ve usulü vardır. Buna göre, münazara yapanlar ilmen hazırlıklı olurlar, alanlarındaki ilme çok hâkimdirler. Maksatları birbirlerini dinden çıkarmak veya yenmek değildir. Hakikatin ortaya çıkması için çalışırlar. Karşılıklı hukuka riayet ederler ve hakaretten sakınırlar. Münazarada nezaket ve kibarlık esastır. İkna yöntemi kullanılır. Kısacası ayetleri savaştırmak ile münazara yapmak birbirlerinden ayrı şeylerdir.

 

 Kur’an-ı Kerim’i cehalete bağlı kasıtlı veya kasıtsız yorumlayıp kötü sonuçların ortaya çıkmasına vesile olanlarla ilgili Hz. Ömer (r.)’in şu uyarısına kulak vermek zorundayız: “Ben bu ümmet hakkında ne imanı kendisini alıkoyan mü’minden, ne de fıskı açık münafıktan endişe etmiyorum. Benim asıl korkum, Kur’an’ı gayet iyi okuyan, sonra da çelişkili tevillerle ona uygun olmayan manalar veren kimselerdir.”[3] Yanlış ve bilgisizce anlamlar verdiklerinden dolayı, laikliğin meşruiyetini(!) Kur’an-ı Kerim’e söyletme sapıklığına düşmediler mi? Nisa kelimesine evli kadın anlamı verip sonra da bekâr kızların tesettürüne karşı çıkmadılar mı? Ribanın banka faizinden ayrı olduğunu iddia edip banka faizlerinin mubah olduğunu iddia etmediler mi? İslâm’ın iktidar talebi olmadığını söyleyerek Müslümanları dünya kapitalizmine köle yapmadılar mı? Örnekleri çoğaltma mümkündür. Ayetler üzerinden ön kabüllü fikir imal edenlerin kulakları dünya sistemi ve onun temsilciliğini yapan verili yerli düzendedir. Görevleri, mutlak doğru kabul ettikleri ideolojik kurumsal düzene din üzerinden entegrasyonu sağlamaktır.

 

 Bu kimseler, yanlış tevillerle ayetlerin bir kısmını bilgisizce reddedebilirler. Bu durumda her mü’minin şu ayeti iyi düşünmesi gerekir: “أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِندِ غَيْرِ اللّهِ لَوَجَدُواْ فِيهِ اخْتِلاَفًا كَثِيرًا” “Onlar, Kur’an’ı hiçaraştırıp üzerinde düşünmüyorlar mı? Çünkü eğer Allah’tan başkası tarafından (meydana getirilmiş) olsaydı, (yirmi üç yıl gibi uzun bir sürede tamamlanan bu kitabın) içinde birçok (tutarsızlıklar, akıl ve sağduyu ile bağdaşmayan nice yanlışlık ve) çelişkiler göreceklerdi!”[4] Fakat hiçbir çelişki bulamadılar ve bulamayacaklar, çünkü onu gönderen Allah’tır! Ne var ki münâfıklar, bu kitaba kulak verecekleri yerde, yalan haberler düzerek veya bire on katarak Müslümanların gözünü korkutmaya çalışıyorlar. İşin kötüsü, bazı saf ve bilgisiz Müslümanlar da onları destekleyerek zulme ortak oluyorlar. Bu başlık altında şu hakikati unutmayalım; Kur’an’ın ana konusu tevhiddir. Amacı hidayettir. Hayatın tüm alanlarının sorunlarını çözmeye Allah Teâlâ’nın emir alanındaki mutlaklığından hareket eder. Rabbimizin emir alanındaki otoritesini hiçbir kimse ve kurumla paylaştırmaz. Paylaştırma teşebbüs ve eylemini şirk kabul eder. Ön kabullerden hareketle dinin ideolojilere onay verdiğini iddia etmek küfre vahiyden onay bulma sapkınlığıdır.

 

[1] Abdurrezzak, Musannef, h.no: 20367, c.XI, s.216-7; Ahmed, Müsned (tah: Muhammed Şakir) h.no: 6702, c.X, s.174-5

 

[2] İbni Ebi Şeybe, Musannef,, Kitabu’l-Fedil, c.VII, s.188.

 

[3] Şatıbi, Muvafakat, c.III, s.408.

 

[4] Nisa 4/82.

 

MEHMET SÜRMELİ

Diğer Yazıları
Akif CEMİL
Dr. Mehmet SÜRMELİ
İktibas
Mehmet Nezir GÜL
Ömer Erdoğdu
HAVA DURUMU


NİĞDE